Bilirsiniz, durup düşünmeye çok vaktimiz yok artık. Duyulan bir cümleyi, yapılan bir hareketi, okunan bir şiiri, kitabı çok düşünmeye vaktimiz yok. Derinlikli düşünmek çok geçmişte kaldı. Bu sadece zamanla ilgili değil, kelime haznemiz de günümüzdeki kuraklık gibi kurak ve bol dikenli. Zira düşünmek işi kelimelerle yapılıyor. Düşünmeyi hakkıyla yapamayınca içinizi içinize dökemiyorsunuz. Geçtim başkasına dökmeyi. Çünkü başkasına döktüğünüzde bu sefer alıcı sayısı ikiye hatta dörde çıkıyor. Bu ilkinden daha zor. İlkinde siz kendinize anlatırken bunu içinizdekiyle paylaşıyor, anlatmaya çalışıyorsunuz. İçinizdeki; kalbiniz, ruhunuz. Fakat ikincisinde karşı tarafa ve ruhuna hitap ediyorsunuz. Karşı tarafın önce söylediklerinizi anlaması ve sonrasında derinlikli düşünebilmesi gerekir. Vardır bizde o, bazen konuştuklarımızın alt metni. Fakat her zaman karşı taraf bunu anlayamaz. Her neyse bırakalım karşı tarafı. Biz kasabımızı konuşalım. Herkesin kasabı farklı tabii. Bazımızın kasabı çevresi. Affedersiniz geyik muhabbetiyle ömrünüzü yerler. Siz onlara, onlar size bağımlıdır. Her fırsatta ortamı oluşturur, buluşursunuz; birbirinizin ömrünü tüketirsiniz. Herkes bu zaman tüketiminden o an hoşnuttur. Bazı insanların TV, bazılarımızın sosyal medya, bazılarımızın siyaset, futbol vs. Yani çağın bize sunduğu birtakım oyuncaklar ya da ruhun kasapları. Neden bu tanımlamayı kullandım?
İçsel Çatışmalar ve Ruhun Kasabı Metaforu
Ruhumuz ilgiye muhtaç bir varlık. Ruhumuza yeterli girdileri sağlayamıyoruz. Gökyüzüne bakmak, sonbaharı fark etmek, bir müziği derinlikli dinlemek, bir kitabı idrak etmek. Hayatımız malayani ile geçip gidiyor. Hep haz alma odaklı yaşıyor, bir tür hayvan gibi —tabirimi mazur görün— vakit öldürüyoruz.
Hayatımızın maksadı hasıl oluyor mu, tartışma konusu. Bazen oluyor ki yataktan öğlen kalkmış ve günü bitirmiş oluyoruz. Ne güneşin doğuşuna şahit olabiliyoruz ne de batışına. Bir atın, bir ineğin doğumuna şahit olanınız var mı? Derelerin kışın taştığına, baharda meyve bahçelerinin çiçek açtığına şahit olanınız var mı? Her mevsimde yeni bir dünyanın kurulduğunu fark edeniniz oldu mu?
Özellikle metropollerde yaşayan bizler hiçbir şeyin farkına varamadan ömrümüzü tüketiyoruz. Bu ruhun kasabı o halde zaman mı? Mekân mı? Yoksa bu hayatı isteyerek ya da istemeyerek kabul eden bizler miyiz? Zannediyorum sonuncusu. Şehirleri terk edemeyen bizler neden korkuyor da olduğumuz yerden kıpırdayamıyoruz? Zamanımızı nelerle dolduruyor da düşüncelerimize yol açacak, ufuk açacak cümleleri kuramıyor, iki kelam edemiyoruz? Hayatta siyasetten, futboldan, sosyal medyadan daha önemli şeyler var. 500-1000 kelime ile iletişim kurmaya çalışan bir toplum olduk. Bu da aslında toplumdaki iletişimsizliğin en büyük göstergesi. Bu aynı zamanda düşünceyi de engelleyen, derinlikli değerlendirmenize ket vuran bir durum. Malayani ile geçen bir hayat çok da yaşanmış sayılmaz. Her nerede, nasıl yaşıyorsanız yaşayın; zamanın anlamını, hayatın manasını kaybetmeden yaşayın.
Modern Dünyada İnsanın Kendiyle Savaşımı

Gökyüzüne, akarsulara, bir sanat eserine yarım saat, bir saat bakmadan ölmeyin. Emin olun bu bir bakıştan öte olacaktır. Gökyüzünde gördükleriniz sadece akan bulutlar olmayacak. Zaman içinde bu sizi tefekküre itecektir. Ruhun ihtiyacı budur. Gözlerden, kulaklardan giren veriler doğru olursa ruhumuz da rahatlar. Hep duymuşsunuzdur: “Ormanda yürüyüş yaptım ve iyi geldi.” Doğa bizim için; akarsular, mehtap, güzel kokulu çiçekler hep bizim için. Zamanımızı, gözümüzü, kulağımızı korumamız şart. Girdiler çok önemli. Eskiler şöyle derler: “Evladım, gözünüzü kötü şeylerden sakının, kalbiniz kirlenir.” Bu kirlilik sabunla, suyla çıkan bir kirlilik değil maalesef. Bu sebeple TV’de, PC’de, telefonda gördükleriniz çok önemli. Bunların hepsi önce akılda lojik olarak işleniyor, sonra da kalbimize iniyor. Kalbin ruh ile çok sağlam bir bağı var. Eğer girdiler sağlıklı olmaz ise ne akıl ne kalp sağlıklı olabilir. İşte o vakit nefsin istekleri doğrultusunda bir hayat yaşarsınız. Nefis zoru sevmez, onu terbiye etmek lazımdır. Bu terbiye ise onun isteklerini yerine getirmekle değil, ruhun isteklerini yerine getirmekle olur.
Varoluşsal Sorgulamalar ve İçsel Huzuru Bulmak
Ruhumuzun kasabına “dur” dememiz şart. Aksi halde çevremizde görüyoruz: Nezaketsiz insanlar, tahvil edilemeyen hiçbir şeye değer vermeyen insanlar, karşılıksız hiçbir şey yapmayan insanlar oluyoruz. Hiçbir şeyi güzel göremeyen, güzel bakamayan insanlar oluyoruz.
Bu kasabın elinden bir an önce satırını alalım. Önce kendimizi sonra çevremizi bu ruhsuzluktan, bu kalpsizlikten kurtaralım.
İçine doğduğumuz çevrenin, modernitenin ve ideolojik kalıpların ruhumuzu nasıl şekillendirdiğini tartıştığım Kültür ve Kimlik Felsefesi: Ya Bir İngiliz Ailede Doğsaydım? başlıklı denememe de göz atabilirsiniz.
